İletişim Başkanlığı tarafından “Uluslararası İdlib Konferansı” düzenlendi

İletişim Başkanlığı tarafından “Uluslararası İdlib Konferansı” düzenlendi

İletişim Başkanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde "Uluslararası İdlib Konferansı" düzenlendi.

İletişim Başkan Yardımcısı Dr. Çağatay Özdemir, konferansın açılışında yaptığı konuşmada, Suriye'de yaşanan kanlı iç savaşın, 9. yılını doldurduğunu hatırlatarak, bu süre zarfında yüz binlerce insanın hayatını kaybettiğini, milyonlarca sivilin, komşu ülkeler başta olmak üzere yabancı diyarlara sığındığını, yine milyonlarca Suriye vatandaşının ise kendi ülkelerinin sınırları içerisindeki görece güvenli bölgelere giderek, bugüne dek hayatta kalmayı başardığını söyledi. 

Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler'in "İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük insani kriz" dediği Suriye ihtilafı nedeniyle çok ağır bedeller ödeyen ülkelerden biri olduğunu belirten Özdemir, senelerdir yaklaşık 3.5 milyon Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye'nin, ekonomik gücü kendisinden çok daha büyük olan ülkeleri geride bırakarak "dünyanın en cömert ülkesi" unvanına sahip olduğunu dile getirdi. 

"Türkiye, hayatta kalmaya çalışan milyonlarca insanın umudu"

Türkiye'nin, bir yandan sığınmacıların eğitim, sağlık ve barınma ihtiyaçlarını karşılarken, diğer yandan Suriye sınırının güneyinde yüzlerce kamp kurarak hayatta kalmaya çalışan milyonlarca insanın umudu olduğunu ifade eden Özdemir, sözlerine şöyle devam etti:

"Aynı zamanda Suriye'de hüküm süren şiddet ve istikrarsızlık, terör örgütleri için ideal bir ortam oluştururken, bu ortamdan beslenen eli kanlı teröristler, kalleş namlularını vatandaşımıza doğrultmuştur. Son yıllarda gerek DEAŞ, gerek PKK ve onun Suriye uzantısı olan PYD/YPG terör örgütleriyle kıyasıya bir mücadele verdik. DEAŞ terör örgütüyle mücadele etmek amacıyla Suriye'ye muharip güç gönderen ilk ülke, Türkiye olmuştur. 2016 yılında düzenlediğimiz Fırat Kalkanı Harekatı ile DEAŞ terör örgütünü NATO'nun sınırlarından söküp attık. Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere dost ve müttefiklerimize rahat bir nefes aldırdık. Teröristleri, 'son savaşa' sahne olacağını söyledikleri Dabık'a gömdük; sözde devletlerinin en büyük merkezlerinden biri olan El Bab'ı hane hane teröristlerden temizledik."

Fırat Kalkanı Harekatı sırasında Türkiye'nin DEAŞ ile mücadelesine engel olmak isteyen PKK/PYD-YPG terör örgütünün, Zeytin Dalı Harekatı çerçevesinde Afrin'den çıkarılarak, teröristlerin Türkiye'yi hedef almak için kullandığı bu bölgenin terörden temizlediğini hatırlatan Özdemir, "Son olarak da Barış Pınarı Harekatı ile vatandaşlarımıza yönelik saldırıların planlandığı, topraklarımıza tünellerle militan, silah ve patlayıcı sevkiyatının gerçekleştirildiği Tel Abyad-Resulayn hattını bölücü terör örgütünden temizledik." dedi. 

"Türkiye, bölgesinde barış ve istikrarı arzuluyor"

Türkiye'nin Suriye Milli Ordusu iş birliğiyle huzura kavuşturduğu bu güvenli bölgelerde çocukların okullarına devam ettiğini, hastaların sağlık hizmetlerinden faydalandığını, ekonomik hayatın canlandığını, özetle savaşın gölgelediği hayatların gün be gün normale döndürüldüğünü aktaran Özdemir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Bölgesinde her zaman barış ve istikrarın hakim olmasını arzulayan, tüm adımlarını bu hedef doğrultusunda atan Türkiye, komşularının toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin muhafaza ve müdafaası için çalışmaya devam etmektedir. Bu yaklaşımımız, yaklaşık iki yıldır Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti ile sürdürdüğümüz diplomatik temaslar neticesinde Suriye rejiminin saldırılarından korunan İdlib bölgesi için de geçerlidir. 

"Kimsenin bir karış toprağında gözümüz yok"

Bugün bir yandan Moskova'da yapılacak görüşmelerde bir mutabakat sağlanmasını ümit ederken, diğer yandan milyonlarca masum insanı, eli kanlı bir savaş suçlusunun insafına bırakmama kararlılığımızı sürdürüyoruz. Kimsenin bir karış toprağında gözümüz olmadığını yeniden teyit ederken, kahraman askerlerimizin saçının teline zarar vermeye kalkanları cezasız bırakmamaya ant içiyoruz. Bu vesileyle bir kez daha şehitlerimize Allah'tan rahmet, acılı ailelerine sabr-ı cemil, yaralı askerlerimize acil şifalar diliyorum." 

Büyük Türk milletinin Mehmetçik ile tek yürek olduğunu, Mehmetçik neredeyse tüm ulusun orada nefes alıp verdiğini kimsenin unutmaması gerektiğini vurgulayan Özdemir, "Nitekim kahraman askerlerimize uzanan eller birer birer kırılmış; bugüne kadar masum sivilleri varil bombalarıyla vuranlar, açık havada rahat yürüyemez hale gelmişlerdir. Dosta güven, düşmana korku veren kahraman ordumuz, milyonlarca masumun duaları ve milletimizin desteğiyle, silah arkadaşlarının kanını yerde bırakmamıştır." ifadelerini kullandı.

"Çatışma ve gözyaşı Ortadoğu'nun kaderi değil"

Özdemir, Türkiye Cumhuriyeti olarak, çatışmaların, gözyaşının, yokluğun, Orta Doğu'nun kaderi olduğu anlayışına karşı çıktıklarını belirterek, "Sevginin nefrete, barışın savaşa, hakça paylaşımın çıkar çatışmasına üstün geldiği, kaynakların yayılmacılığa, silahlı vekillere, fitneye değil, vatandaşların refah ve mutluluğuna yönlendirildiği bir coğrafyanın hayalini kuruyoruz." dedi.

Türkiye'nin insana verdiği önemin, bazı bölge ülkeleri tarafından paylaşılmadığına üzülerek şahit olduklarını ifade eden Özdemir, "Son günlerde Batı sınırımızda savaştan kaçarak Avrupa'ya gitmeye çalışan silahsız, savunmasız sığınmacıların Yunan askerleri tarafından katledilmesi, politikanın insandan kopmasının nasıl sonuçlar doğurabildiğinin açık bir örneğini teşkil etmiştir. Dünyaya insan hakları dersi verme iddiasındaki Avrupa Birliği'nin; dalgalı denizlerde çocukları taşıyan plastik botları patlatan, güçleri ancak masumlara yeten üniformalı haydutların sırtını sıvazlaması ise bu utanç durumunun vesikası olmuştur. " diye konuştu.

"Avrupalı dostlarımız, verdikleri hiçbir sözü tutmamışlardır"

Sözünün eri bir millet olarak, Avrupa Birliği ile 2016 yılında imzaladıkları mutabakatın gereklerini tam olarak yerine getirdiklerini hatırlatan Özdemir, şunları kaydetti:

"Öte yandan Avrupalı dostlarımız, vize serbestisinden Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesine, yeni fasılların açılmasından maddi yardım ve gönüllü geri kabule kadar verdikleri hiçbir sözü tutmamışlardır. Bu koşullarda ülkemizin düzensiz göç konusunda gerekli adımları atmamakla itham edilmesi, ancak Avrupa Birliği’nin ikircikli tavrını örtbas etme çabası olarak değerlendirilebilir. "

"Uzun vadeli çözümler el birliğiyle hayata geçirilmeli"

Suriye krizi 9. yılını tamamlarken, artık günü kurtarmaya yönelik geçici tedbirleri bir kenara bırakıp, kapsamlı ve uzun vadeli çözümlerin el birliğiyle hayata geçirilmesi gerektiğini ifade eden Özdemir, artık zamanın ve enerjinin semptomları tedavi etmeye değil; hastalığa tam anlamıyla bir çare bulmaya vakfedilmesi gerektiğini söyledi. 

Bugün İdlib'deki insani krizin durdurulması mümkün bile olsa, milyonlarca Suriyelinin, rejimin kontrolünde olan bölgelerde yaşadıklarının gözardı edilemeyeceğini belirten Özdemir, bu insanlara bir gelecek icat etmenin, Suriye'nin çocuklarını terör örgütlerine, insan kaçakçılarına yem etmemenin; tüm insanlığın ortak görevi olduğunu belirtti. 

Türkiye'nin, Suriye krizi özelinde insan odaklı yaklaşımının ne kadar samimi olduğunu sahada attığı adımlarla kanıtladığını ifade eden Özdemir, "Nitekim Türkiye'nin, Suriye'de yaşanan insani krizi sona erdirmek için kapsamlı tek planı ortaya koyan ülke olması Türkiye'nin Suriye konusundaki adımlarında ne kadar samimi olduğunu göstermektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden tüm dünyayla paylaştıkları güvenli bölge planı, bölgemizi yeniden huzura kavuşturacak bir barış projesidir. Uluslararası toplum, daha fazla vakit kaybetmeden, bölgemizde barış ve istikrarı yeniden hakim kılacak bu projeye destek vermelidir." diye konuştu. 

"İdlib Sorunun Çözümü Üzerine Uluslararası Camia ve Örgütler Ne Yapmalı?"

Uluslararası İdlib Konferansının "İdlib Sorunun Çözümü Üzerine Uluslararası Camia ve Örgütler Ne Yapmalı" başlıklı oturumunda konuşan ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, özellikle Suriye ve İdlib halkıyla dayanışma içinde olduklarını vurgulamak istediğini söyledi.

İdlib'de yaklaşık 3 milyon insanın yaşadığını kaydeden Jeffrey, "Bu insanlar İdlib'de çok zor şartlarda yaşıyorlar. Esed rejiminin baskısına maruzlar. Esed rejimi, bir kez daha vatandaşlarının umurunda olmadığını göstermiş bulunuyor. Çok acımasız saldırılar düzenliyor sivillere karşı. Bu durum sadece ABD hükümetinin görüşünü yansıtmıyor. Aynı zamanda başka bağımsız kuruluşların Suriye'den hazırladıkları raporlardan bu durumu görüyoruz. Birleşmiş Milletler yetkililerine sunulan raporlarda da bu görüşler tekrar ifade ediliyor." diye konuştu.

İdlib'le dayanışmanın özellikle insani yardım noktasında son derece önemli olduğunu kaydeden Jeffrey, şöyle konuştu:

"İdlib'de daha önce görülmemiş boyutlarda insanı bir kriz yaşanıyor. Belki de 21. yüzyılın en büyük insanı kriz yaşanıyor.  Suriye sınırında BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de bu görüşü tekrarladı. Ancak burada sadece bir insanı krizden bahsetmiyoruz. Mesela kimyasal silah kullanımı daha önce gördük. Suriye'de kimyasal silah kullanımını sadece BM kararlarının ve uluslararası anlaşmalarının ihlali değildir. Kitle imha silahları kullanmanın ötesine geçen bir durum söz konusudur. Esed rejimin genellikle attığı adımların bütünün yansımasıdır."

Jeffrey, Rusya ve İran'ın attığı adımların İdlib'de kritik bir noktaya geldiğini, İdlib'in artık Suriye ihtilafının merkezi haline dönüştüğünü kaydetti.

1930'lu yıllarda uluslararası toplumu zorlayan durumlar olduğunu hatırlatan Jeffrey, "Özellikle Güney Çin Denizi'nde, Kırım'da huzursuzluk yaratan şeyler vardı. Ancak İdlib'de yaşananlar uluslararası sisteme meydan okumaktadır. Bu durum birçok ülkeyi de etkilemektedir. Açık veya kapalı biçimde bu sürece dahil olan çok sayıda ülke var. Türkiye'nin rolünün ne olduğunu biliyoruz. Bunların kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Rusya, İran, Lübnan'da Hizbullah, koalisyon güçleri ki başında ABD var. Kuzey doğuda ve güneyde çeşitli operasyonlar düzenliyor bu güç. Aynı zamanda İsrail hava kuvvetlerinin bölgede İran'a karşı operasyonları olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda bu güçler arasında bir ihtilaf olması da söz konusu. Türkiye ve Rusya'nın İdlib'de bir ihtilaf yaşama olasılığı çok yüksek. Dolaysıyla uluslararası düzen açısından ciddi bir risk var. Söz konusu riskin kaynağı kolektif güvenliğe karşı bir tehdit olabilir. BM şartına karşı bir tehdit olabilir. Ya da doğrudan bir asgari bir çatışma olur." değerlendirmesinde bulundu.

Suriye sınırında komşu ülke konumunda olan Türkiye'nin, güvenlik konularında birtakım sorumlulukları olduğunu ifade eden Jeffrey, şöyle devam etti:

"Türkiye'nin diğer komşularının da benzer sorumlulukları var. Aynı zamanda ABD'nin, Arap dünyasının, Avrupa Birliği'nin ve NATO'nun da sorumlulukları var. Biz bütün bu ülkelerin sorumluluklarına dahil olmasını istiyoruz. BM liderliğinde siyasi bir çözüm olmasını istiyoruz. Bir askeri çözüm kabul etmiyoruz. Suriye devletinin Rusya ve İran'la beraber yaptıklarının ne olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. Her düzeyde çok hızlı bir şekilde çalışmalarımızı devam ettirmemiz lazım. Başkan Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın direkt olarak insani yardım konusunda ne yapılacağına dair konuşmaları da gündemde."

Konferansın "İdlib Sorununun Çözümü Üzerine Uluslararası Camia ve Örgütler Ne Yapmalı?" konulu ilk oturumunda konuşan Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet ise, son 20 yıldır uluslararası topluluğun ne olduğu ve ne yapması konusunda kafa karışıklığı yaşandığını söyledi.

Batı'nın Rusya ile ilgili politikalarının değişken olduğunu ve Batı-Rusya ilişkilerinin diyalog açısından pek iyi gitmediğini belirten Aybet, Türkiye-Rusya ilişkilerini değerlendirdi.

Bazı Batılı müttefiklerin, "Türkiye neden Rusya'ya yaklaşıyor, neden Rusya ile konuşuyor" düşüncesi taşıdığını aktaran Aybet, "Siz Rus nüfusunun yaşadığı bu ortamda onları caydırmak için, Suriye savaş sahasından uzaklaştırmak için ne yapıyorsunuz? Batı güneyde hiçbir şey yapmıyor Rusya'yı caydırmak için. 'Rusya ile niye ilişki geliştiriyorsunuz?' diye bizi zaman zaman eleştiriyorlar. Batı dünyası zaman zaman eleştiriyor bizi. Ben de şunu söylüyorum; sadece coğrafyaya baksanız bile anlarsınız. Bizim Rusya ile ilişkimizin olmaması söz konusu değil, böyle bir seçeneğimiz yok. Sırf coğrafya bile bunu size söylüyor." ifadesini kullandı.

Batı ülkelerinin Suriye konusunda da tutarsız davrandığını ifade eden Aybet, "Batı'nın Suriye bakışında bazı tutarsızlıklar da var. Kırmızı hat, çizgiler bazen var, bazen yok. Yeteri kadar destek bazen var, bazen yok. Siyasi irade çok önemli. 1990'larda Batı'nın yaptığı müdahaleler başarılıydı. Çünkü siyasi irade o zaman güçlüydü. Siyasi irade olmadığında, kafa karışıklığı olduğunda, çifte standartlar olduğunda öyle ya da böyle her ne kadar BM arkanızda olsa da bu irade olmadığı için istediğiniz sonuca ulaşamıyorsunuz. Bu tür tutarsız politikalar var. Mesela; bir terörist grup öbürüyle savaşsın diye onu silahlandırmak, NATO müttefiklerinin Türkiye'nin güvenlik endişelerini yok saymak ve mülteci sorunu yokmuş gibi davranmak, sanki bunu Türkiye'de tutmak mümkünmüş gibi davranmak." değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye'nin ikili ve çok tarafla iş birliğine ihtiyaç duyduğuna değinen Aybet, "Tabii ki biz kendi göbeğimizi kendimiz kesiyoruz. Türkiye bunu yapmak durumunda bırakılıyor, fakat iş birliği içerisinde hareket etmek zorundayız." dedi.

"Avrupa Birliği, 'günü kurtarma politikası' güdüyor"

Avrupa Birliği'nin mülteci kriziyle nasıl baş edebileceğini bilemediğini dile getiren Aybet, "Avrupa Birliği gerçekten bu krizle nasıl baş edeceğini bilemiyor. Bir yandan, 'sorunu biz Türkiye'de tutmaya çalışalım. Biraz fon verelim, belki bu şekilde hal olur diye bakıyorlar.' Bu da hiç düşündükleri gibi olmadı. Avrupa Birliği'nin Yunanistan'da yaşananlara verdiği tepkiyi, mültecilerle ilgili yapılara bakın, ilk tepkileri 'finansman verelim.' Biz 3,8 milyon mültecinin yükünü üstleniyoruz ve 18 Mart'ta biz bu anlaşmayı yapmışız. Avrupa Birliği tüm koşulları yerine getirmedi. Bu konuda da başka bir örnek yaşadık. Avrupa Birliği biraz 'günü kurtarma politikası' güdüyor. Tabii ki bir kriz olduğunda anlık tepki verilir ama bunun arkasından kapsamlı bir yaklaşım gelmesi beklenir, fakat bu olmuyor." diye konuştu.

Aybet, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne aday ülke olmasına rağmen birliğin direktiflerindeki bütün kavramları benimsediğini, birliğe üye Yunanistan'ın bunu yapmadığını ifade etti.

"ABD'nin, AB'nin, NATO'nun Türkiye ile dayanışması ifade edilmeli"

NATO Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkan Vekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu Üyesi Ahmet Berat Çonkar, Türkiye'nin Suriye'de askeri çözüm sağlanamayacağını iyi bildiğini, Astana, Soçi ve Cenevre süreçlerinin devam ettirilmesi gerektiğine inandığını söyledi.

NATO'daki müttefiklerin Türkiye'ye karşı daha samimi olması gerektiğini dile getiren Çonkar, aksi takdirde sahadaki durumun her geçen gün daha karmaşık hal alacağını söyledi.

Çonkar, "Bölgesel düzen açısından, uluslararası düzen açısından ciddi bir riskle karşı karşıyayız. Bu risklere Rusya ile bir askeri ihtilaf riskine da dahil etmemiz gerekiyor bence. Gerçekten ciddi bir durumdan bahsediyoruz. Bugün Cumhurbaşkanımız Moskova'da. Hep beraber ortak bir yol ve siyasi çözüm bulmaya çalışıyoruz. Ancak bu yönde çabalarımız devam ederken aslında attığımız adımların ve kullandığımız ifadelerin çok daha somut olması gerekiyor. Yani yaptıklarımızla ve söylediklerimizle ABD'nin, AB'nin, NATO'nun Türkiye ile dayanışması ifade edilmeli." dedi.

Türkiye'nin 68 yıldır NATO müttefiki olduğunu, aynı zamanda Türkiye'nin NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olduğunu hatırlatan Çonkar, şöyle devam etti:

"Bu nedenlerle Türkiye, NATO operasyonlarına en çok katkıda bulunan ülkelerden biri olmuştur hep. Ben burada Türkiye'nin NATO açısından, Batı açısından, ABD açısında ne kadar stratejik öneme sahip olduğunu açıklamayacağım, ancak bir dönüm noktasına geldik. Kritik kararlar vermemiz gerekiyor artık. Böylece bu ittifak ve iş birliği, bölgemizdeki krizlere ortak çözümler bularak ilerlemeye devam ettirmeliyiz. Bugün İdlib'i, Suriye'yi ele alıyoruz ama Doğu Akdeniz'de de sorunlar var, Libya'da sorunlar var. Bu konuda hep yakın iş birliği içerisinde çalışmamız gerekiyor. Bu işler kontrolden çıkmadan bir arada çalışmamız gerekiyor. Çok kritik bir aşamaya geldik artık. Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri, yani bir NATO üyesi, Suriye rejimiyle soykırıma yaklaşan girişimlerinden dolayı mücadele ediyor. Suriyeli sivillere, Suriye nüfusuna karşı yapılanlardan dolayı bir mücadele veriyor. Aynı zamanda bu suç rejimine destek verenlere karşı da Türkiye mücadele veriyor."

İnsanların çektiği acıların durdurulmasının herkesin temel görevi olduğunu kaydeden Çonkar, şunları söyledi:

"Bizim desteğimiz, ittifakın desteği, aynı zamanda insani sorunlara çözüm bulmak açısından da katkıda bulunacaktır. Bütün bu meseleler aslında bir biriyle bağlantılı meseleler. Yani biz askeri olarak dayanışma gösterirsek, destek verirsek önemli bir adım olacaktır. Bir örnek vereyim; Türkiye en azından İdlib'deki hava sahasının kapanmasını istiyor. Türkiye'de, ABD'de, NATO ülkeleri olarak böyle bir yetkinlik var. Eğer gerekli siyasi irade varsa hava sahası kapatılabilir. Böyle bir ihtiyaç var. Böyle bir adım atılamıyorsa en azından ortak uçuşlar düzenlenebilir İdlib üzerinde. Böylece bu ülkelerin kararlılığı, iradesi, desteği gösterilebilir. Siyasi çözüm bulmak konusundaki destek ve kararlılık gösterilebilir. Aksi takdirde Suriye rejimi daha da cesaret bulacaktır, Rusya'nın veya İran'ın destekleriyle saldırılarını arttıracaktır. Yabancı terörist savaşçılara verilen destekle daha da İdlib halkına baskı uygulayacaklardır. Gerçekten bir çözüm bulmak istiyorsak bence daha çok adım atmamız gerekiyor."

Türk halkının Türkiye'nin müttefiklerine bakarak NATO'nun ne yaptığını, nasıl işlediğini anlamaya çalıştığına dikkati çeken Çonkar, Türk halkının Türkiye-ABD ilişkilerinin sahaya nasıl yansıdığını görmek istediğini vurguladı.

Çonkar, "Türkiye-ABD ilişkileri orta ve uzun vadede düşündüğünüzde asıl şimdi sahada çalışma yapma zamanı geldi. Bu ilişkileri tamir etmek için adım atılması gereken zaman şimdi geldi." dedi.

Askeri ittifaka ve dayanışmaya odaklanılması gerektiğine vurgu yapan Çonkar, ifadelerin önemli olduğunu ancak somut adımların daha önemli olduğunu söyledi.

Mültecilerin göç konusuna da değinen Çonkar, AB'nin kendi değerlerine inandığını göstermesi gerektiğini ifade ederken, "ABD'den de benzer beklentimiz var. Onlarca yıl boyunca Batı dünyasının lideri olan ABD'nin bence omuzlarında bir sorumluluk var. Artık lider olduğunu göstermesi gerekiyor. Bu göç konusunda bir şey yapması gerekiyor." diyerek konuşmasını tamamladı.

Aynı oturumda Suriye'deki gelişmeleri değerlendiren Suriye Ulusal Koalisyonu Başkan Yardımcısı Dima Moussa, İdlib'de 1 milyondan fazla insanın yerinden edildiğini söyledi.

İdlib'de yaşanan son trajedilere rağmen müttefiklerin ve uluslararası toplumun hala ikna olmadığını anlatan Moussa, "50 binlik eşiği kat kat aşmış olmamıza rağmen ikna olmamış gibi görünüyorlar. Bu şunu gösteriyor. Uluslararası topluluk, Suriye krizi dendiği zaman bu kadar siyasi irade gösteriyor. Tabii ki son yıllarda çok destek gördük müttefiklerimizden, dostlarımızdan. Ama hala tam olarak Suriye rejiminin yaptıklarının neticelerini tam olarak anlamıyorlar. Bu nedenle bu olay her geçen gün daha da tırmanıyor. Hala insanlar yerlerinden oluyor, hala insanlar hayatlarını kaybediyor. Şiddet ve insan hakları ihlalleri her geçen gün daha da artıyor. " diye konuştu.

Moussa, Suriye krizinde uluslararası toplumun "tam bir tıkanma" noktasına geldiğini dile getirerek şöyle devam etti:

"Biz artık insani durumu konuşur ve insani yardım ister haldeyiz. İnsani yardımlar ve taahhütler konusunda teşekkür ediyoruz. İki hafta önce de böyle bir toplantı yapıldı. Yerinden edilmiş Suriyeliler için 500 milyon dolar yardım sözü verildi ki bu yardıma en azından hayatta kalmak için çok ihtiyacımız var. Ama biz sürekli yardım mi isteyeceğiz. Ya da çok sağ olun ama bu yetmedi mi diyeceğiz. Bu şekilde bu insani krizi çözemeyiz. Bu insani krizin altında yatan sorunu çözmemiz gerekiyor. Suriye'deki durum, Suriyelilerin mücadelesi insani bir krizin çok ötesinde.

Bir kısır döngünün içindeyiz, biz tıkandık. İnsani krizin arkasında insani çözümler aramamak lazım. Çözüm bunun ötesinde olmalı. Çözüm nerede, altta yatan sorunların kök nedenlerini çözmemiz lazım. İlk ayaklanma nasıl çıkmıştı? Açlıktan mı çıktı. İlk başta silahlanmak ve Suriye'yi silahlı bir cepheye mi dönüştürmek istiyorlardı. Hayır. Sosyo-ekonomik sorunlardan dolayı çıkmıştı. Rejimin 40 yıldır yaptıklarından dolayı çıkmıştı. Dolayısıyla böyle olan bir soruna insani bir çözüm aramamız lazım."

"Suriye'de istikrar olmazsa uluslararası toplumda da istikrar olmaz"

Moussa, Suriye'de kapsamlı, Suriye halkının altına imza atacağı siyasi bir çözüme ihtiyaç olduğunu belirtti.

BMGK'nin 22/52 kararı, Cenevre Sözleşmesi, uluslararası toplumun ve Suriyelilerin iradesini ön planda tutacak siyasi bir çözümün gerekli olduğunun altını çizen Moussa, "Şu anda Suriye'de en önemli aktörler uluslararası düzeyde aktörler ve bu aktörlerin farklı ilgi ve çıkarlarını ortak bir noktaya getirmeleri siyasi çözüme destek olmaları lazım. Suriye'de istikrar olmadan ne bu resim içerisinde ne de uluslararası toplumda istikrar olabilir. Siyasi çözüm şart. Bunun da güvenilir ve Suriye halkının desteğini alan bir çözüm olması gerekiyor. Eğer biz husumeti net bir şekilde bitirebilirsek, güvenli bir ortam oluşturabilirsek tüm Suriyeliler kendilerini temsil eden bir siyasi çözüm olduğuna ikna edebilirsek bu sorun çözülür." değerlendirmesinde bulundu.

Bugün Suriye'de insani yardımın yanı sıra insan hayatını kurtaracak başka tedbirlere de ihtiyaç olduğunu vurgulayan Moussa, şunları söyledi:

"Belki uçuşa kapalı bölge, güvenli bölge olarak adlandırabilirsiniz bunu. Almanya Savunma Bakanının, İdlib'in uçuşa yasak bölge ilan edilmesi ile ilgili bir önerisi vardı. Bir kaç gündür bu öneri tartışılıyor. Yani tüm dünyanın bunu bu şekilde görmesi lazım. Kısa vadede bu zulmü nasıl durdurabileceğimiz ama uzun vadede nasıl bir siyasi çözüm bulacağımızı düşünmemiz lazım. Uluslararası ve bölgesel aktörlerin konuyu bu yöne itmesi lazım. Suriye sahasında pozitif ve ciddi bir şekilde tüm aktörlerin bu şekilde hareket etmesi lazım.

Şu anda hemen gerçekleşemiyorsa bile buna giden yolu engellemeye, taş koymaya çalışanları desteklemeyi bıraksınlar. En azından olumlu katkı yapanları engellememeleri gerekiyor. Rusya'dan, rejimi olumlu adım atması için desteklemesini beklerdik. Umuyorum ki bugün Moskova'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında gerçekleşecek zirveden olumlu sonuçlar çıkar. En azından bu sayede sahadaki çatışmalar durur, insanların hayatları kurtulur ama bunun da ötesinde biraz daha uzun vadede siyasi çözüme destek olur diye umuyorum."  

"İdlib'de İnsani Durum"

AFAD Başkanı Mehmet Güllüoğlu, "İdlib'de İnsani Durum" başlıklı oturumda yaptığı konuşmada, İdlib krizinin nasıl tırmandığına değindi ve Suriye'deki insani durumu anlattı.

Geçen yıl mayıs ayında Han Şeyhun'da bir saldırı meydana geldiğini hatırlatan Güllüoğlu, buradaki meskun mahala kimyasal saldırı yapıldığını, insanların kuzeye doğru kaçmaya başladığını belirtti.

Aralık ayında ise Maarat al-Numan'da bir saldırı yaşandığını ifade eden Güllüoğlu, "Burası önemli çünkü M5 yolu üzerinde yer alıyor. Bu önemli bir otoyol. Maarat al-Numan, insanların ilk kez yerinden olduğu olay bu. Son haftalarda meydana gelen Batı Halep saldırıları da var. Bu üç yer İdlib'deki son sıcak noktalar." diye konuştu.

"1 Aralık'tan itibaren yaklaşık 1 milyon kişi yerinden edildi"

Güllüoğlu, Suriye'deki son durumu harita üzerinden yaptığı anlatımla katılımcılara aktardı. Yerinden edilen Suriyeli vatandaşların izlediği rotaları anlatan Güllüoğlu, bir yer bombalandığında o şehrin ve etrafındaki köylerin yerinden olduğunu, çünkü rejimin "gidin" sinyalini verdiğini, bu nedenle insanların komple göç ettiğini söyledi.

Bir rakamın bir hayata karşılık geldiğini dile getiren Güllüoğlu, "Bunlar rakamlar toplamı değil. İnsan hayatından söz ediyoruz. Yüzde 81'i kadın ve çocuk. Bunlar 1 Aralık'tan itibaren 1 milyon civarında yerinden edilmiş kişi oluyor. Son 3 ayda bu insanların yüzde 44'ü ilk kez yerinden olmuş kişiler. Yüzde 50'den fazlası 2-3-4 kez yerinden olmuş kişiler. İdlibliler için ise ilk kez yerinden olma durumu yaşanıyor. " ifadelerini kullandı.

"Ön plandaki sebep çok insani, ölüm korkusu"

Yaptıkları anket çalışmasında Türkiye'deki Suriyelilere "neden Türkiye'ye geldiniz?" diye sorduklarını anlatan AFAD Başkanı Mehmet Güllüoğlu, şöyle devam etti:

"Yüzde 80'i 'ölüm korkusundan dolayı geldik' demiş. İnsanlar bu yüzden yerlerini bırakıyorlar. En önemli ön plandaki sebep çok insani, ölüm korkusu. Yüzde 53'ü evimiz yıkıldı demiş. 'Suriye içinde nerede yaşıyorsunuz' diye 1 milyon kişiye sorduk, yüzde 38'i başka bir ailenin yanında veya kiralık, idareten bir yerde yaşıyormuş. Yüzde 62'si ise kamplarda, açıkta, yıkık binalarda yaşıyorlar, evleri yok."

Suriye krizinin insani yardım aktörleri açısından çok büyük zorlukları olduğunu belirten Güllüoğlu, "Afetten sonra bir kaç hafta içinde işler düzelir. Afet bitmiştir. Ama Suriye'de böyle olmuyor. Gıda, hijyen ya da temel konularda tekrar seferber oluyoruz." dedi.

"Acilen çadırlara ve barınağa ihtiyaçları var"

Güllüoğlu, Suriye'deki mağdurlar için acilen çadırlara ve barınaklara ihtiyaç olduğunu belirterek, şunları ifade etti:

"Türk sivil toplum kuruluşlarıyla beraber Suriye'de briket evler yapma konusunda bir kampanya başlattık. Ama son haftalarda böyle bir şansımız yok. Acilen çadırlara ve barınağa ihtiyaçları var.

1 milyon kişinin yaşadığı bölgede Fırat Kalkanı Harekatı yapıldı. Burada 250 bin yurt içinde yerinden edilmiş kişi yaşıyor. 7 bin insani yardım girişimi sadece AFAD'tan geçti. Zeytin Dalı Harekatı'nın yapıldığı bölgede 450 bin kişi yaşıyor. Burada daha az sayıda kamp var. Aynı zamanda AFAD olarak 3 kamp inşa ettik. 370 farklı noktada kamp var. Barış Pınarı Harekatı'nın yapıldığı yerde 360 bin kişi yaşıyor. Bahar Kalkanı Harekatı'nın yapıldığı yerde 3.8 milyon kişi yaşıyor. Türkiye'deki Suriyeli sayısı kadar. Burada 450 kamp var."

"Türkiye'nin bu krizde yaptıkları takdir edilmeli"

BM Suriye'den Sorumlu İnsani Yardım Koordinatörü Kevin Kennedy de Türkiye'nin bu krizde yaptıklarının takdir edilmesi gerektiğini, çünkü 3.5 milyon mülteciye ev sahipliği yaptığını, eğitim ve sağlık hizmeti sağladığını, binlerce yaşamı kurtardığını, bu insanların insana yaraşır bir şekilde yaşamaları için uğraştığını söyledi.

Kuzeybatı Suriye'deki operasyonun çok geniş bir şekilde devam ettiğini, 1.5 milyon insana yardım ettiklerini belirten Kennedy, sadece gıda açısından Türkiye'den gelen tırların Suriye'ye iletilmesi ve 500'den fazla noktaya dağıtılmasının ciddi bir koordinasyon çabası ve para gerektirdiğini ifade etti.

Krizin etkilerinin büyüklüğü nedeniyle şu anda akıntıya karşı kürek çeker gibi olduklarını dile getiren Kennedy, "Suriye savaşının çok acı sonuçları oldu. Binlerce kişi kuzeybatı bölgede, İdlib'de yerinden oldu. Kararlılıkla çabalarımızı devam ettirdiğimizi gördünüz. Kendi gözlerinizle görmek çok farklı." dedi.

Kennedy, Türk Kızılayı'nın bölgede yaptığı sıra dışı çabaları da yerinde gördüklerini belirtti.

Sahadaki kötü koşullara da değinen Kennedy, "İnsanlar yıllardır çadırlarda yaşıyorlar. Eğitime, hizmetlere erişim, gıda gibi fırsatlardan yoksun olabiliyorlar. Yaşamlarını kazanacak paraları yok. Ailelerde tek ebeveyn kalmış. Aileler hayatlarına devam etmeye çalışıyor." diye konuştu.

Suriyelilerin artık 2., 3. kez yerlerinden edildiğini ifade eden Kennedy, "Arabanızdan, evinizden, eşyalarınızdan oluyorsunuz, çok belirsiz bir geleceğe gidiyorsunuz. Hatta bir kişi 20 kez yerinden olduğunu söylemişti. Bu çok çarpıcı." ifadesini kullandı.

Kennedy, ülke içinde yerinden olmuş insanların yarıdan fazlasının çocuk olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"Hava saldırıları oluyor, ağır silahlarla saldırılıyor. Çocuklar bombalamalardan etkileniyor. İnsanlar tıbbi sorunlar yaşıyorlar. Bir kez daha Türkiye'ye teşekkür etmek istiyorum. Türkiye'nin Cilvegözü Sınır Kapısı yakınındaki hastanesi de çok önemli katkılar sağlıyor."

İnsani bakış açısından donör ülkelerden 9 yılda çok ciddi finansal destek aldıklarını, en büyük katkıyı veren ülkenin ise Türkiye olduğunu anlatan Kennedy, ihtiyaçların büyük olması nedeniyle gelecek düşünülerek hareket edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

"İdlib Krizinin Jeopolitiği"

Dışişleri Bakanlığı Suriye'den Sorumlu Genel Müdürü Selçuk Ünal, konferansın, "İdlib Krizinin Jeopolitiği" konulu üçüncü ve son oturumunda, birçok ülkenin Suriye konusundaki pozisyonunu, desteğini ve tutumunu zaman içerisinde değiştirdiğini söyledi. Bu durumun pek çok şeyi zorlaştırdığını belirten Ünal, Türkiye'nin bu süreçte tüm Batılı müttefiklerine "Bu konuda bir şey yapmalıyız" diyerek seslendiğini hatırlattı.

"Söylediklerimiz hep göz ardı edildi, duyulmadı" diyen Ünal, bu durumun sonucunda en büyük acıyı Suriye halkının çektiğini ifade etti.

İdlib'de yeni bir aşamaya geçildiğini anlatan Ünal, şöyle konuştu:

"Şam rejiminin bizim askerlerimize saldırmak gibi yaptığı ölümcül bir hata var. Çok büyük bir hataydı, şu anda bedelini ödüyorlar ama tüm bu süreçte biz Türkler olarak şunu anladık; bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır, 'hırsızın hiç mi suçu yok?' Yani zaman zaman bazı ülkeler bu krizin nasıl başladığını, nereden çıktığını unutmuş gibi hareket ediyorlar. Rejimin onca insan hakları ihlalini, uluslararası hukuk ihlalini, bunları unutmuş gibiler. Uluslararası ve bölgesel aktörler çok aktif şekilde sürecin içinde olmalı. Yoksa hiçbir şekilde jeopolitik bir konudan bahsedemeyiz. En azından bazı ülkelerin mutlaka yanlış aktörleri desteklemeyi bırakması lazım."

Batı'nın Türkiye'yi Suriye konusunda yıllar öncesinde desteklemesi gerektiğine işaret eden Ünal, "Umarım bu destek şimdi gelir, bu sayede onca masum Suriyeli vatandaşın hayatı kurtulur." dedi.

Ünal, Türkiye'nin bu konudaki onurlu duruşunu devam ettireceğini vurgularken, "Batı desteği olmadan biz bunca yıl bunları yaptık. Kendi göbeğimizi kendimiz kestik. Böyle de yapmaya devam edeceğiz." diye konuştu.

"Rusya'nın büyük olasılıkla sorumluluğu vardı"

SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş, Suriye'de vekil savaşının devletler arası ihtilafa dönüştüğünü ifade etti.

Suriye konusunda ülkeler arasında siyasi ve stratejik kriz yaşandığını aktaran Yeşiltaş, "Türkiye ve Rusya arasında giderek bir yakınlaşma olduğunu görüyoruz. Ancak rejimin, Türk askeri güçlerine karşı yaptığı son saldırıdan beri durum değişti. Bu konuda operasyonel olarak, siyasi ve stratejik olarak Rusya'nın büyük olasılıkla sorumluluğu vardı. Onun için rejimin Türk askeri güçlerine saldırısı bu durumu etkiledi. Yani Türkiye ile Rusya'nın yakınlaşması açısından baktığımızda İdlib aslında çok klasik bir örnek olarak karşımıza çıkıyor; Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerin ne kadar kırılgan olduğunun çok güzel bir göstergesi. Şu anda ABD bu süreci kendi bakış açısından etkilemeye çalışıyor." değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye'nin ABD ve Batı arasında başka konuda kriz yaşandığına işaret eden Yeşiltaş, "Batı ülkelerinin, NATO'nun bir inandırıcı desteği olduğunu görüyoruz. Ancak bu söylemin uygulamaya geçirilmesi açısından maalesef böyle bir yaklaşım görmüyoruz. Türkiye'nin kapsayıcı bir çözüm bulma girişimine katkı sağlayacak bir durum olmadığını görüyoruz." dedi.

Suriye'de rejimin stratejisinde nüfusa yönelik bilinçli yaklaşımlarda bulunabileceğine dikkati çeken Yeşiltaş, rejim güçlerinin aslında halkın olmadığı toprakları kontrol altına almak gibi bir yaklaşımda olduğunu kaydetti.

Yeşiltaş, "Bu sözde yaklaşım askeri ve siyasi açıdan ülkenin Kuzey'indeki varlığını olumsuz etkileyecektir. Özellikle de Türkiye'nin kontrolü altındaki bölümde Türkiye'nin siyasi ve askeri varlığını sorgulayacak bir ortam ortaya çıkacaktır. Bu durum Türkiye'nin bölgedeki istikrarına zarar verecektir." ifadesini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanlığının Suriye Angajmanı Konusunda Kıdemli Danışmanı Richard Outzen aynı oturumda bir konuşma gerçekleştirdi. İdlib'de rejimin hava saldırısında hayatını kaybeden şehitler için Türkiye'ye Türkçe baş sağlığı dileyen Outzen, olaydan ABD olarak büyük üzüntü duyduklarını söyledi.

Türkiye ile ABD arasında birtakım noktalarda farklılıklar olsa da Suriye ve İdlib konusunda hedeflerin örtüştüğünü vurgulayan Outzen, "Türk-Amerikan ilişkilerinin boyutunu çok güzel örnekleyen bir konu, Suriye ve İdlib. Türkiye'nin İdlib konusunda onurlu duruşu, çok önemli şeylere mal oluyor. Milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapıyor ama Türkiye belli bir çizgi çizdi artık. Çünkü daha fazla mülteci kaldıramıyor. Siyasi, diplomatik ve askeri olarak Türkiye her açıdan en iyisini yapmaya çalışıyor. Şam rejiminin kendi halkına zulmün askeri çözümle çözülemeyeceğini Türkiye de çok iyi biliyor." diye konuştu.

Outzen, Rusya, İran ve Esed ile ABD ve Türkiye'nin de dahil olduğu Avrupa ülkelerinin amaçlarının hiçbir şekilde örtüşmediğini ifade etti.

Suriye'de tek çözümün siyasi olacağına vurgu yapan Outzen, şöyle devam etti:

"Türkiye, tek başına bölgede Batılı değerleri koruyor, mültecileri koruyor, Suriye'deki muhalefeti desteklemeye çalışıyor, askeri bir oldu bittiyi engellemeye çalışıyor, İdlib halkının çıkarlarını savunuyor. Yani Batı dünyasının yapmak istediğini, Türkiye tek başına yapıyor. İdlib halkının katledilmesine, Hizbullah, İran güçlerinin milisleri öldürmesine engel olmaya çalışıyor. Esed ve onu destekleyen Rusya, Batı'da özellikle Türkiye aracılığıyla sivillerin korunması konusunda ciddi bir irade görüyor. Suriye halkının şu ana kadar mağduriyet yaşayanların da dahil olacağı, parçası olacağı bir siyasi çözüm şart."

İdlib'in Suriye muhalefeti için öneminin çok büyük olduğunu anlatan Outzen, "Muhalefet, askeri yeteneklerini ortaya koyarak Türk desteğiyle birlikte rejime karşı durmaya çalışıyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Siyasi anlamda bu önemli bir olgu. Tabii ki Türkiye, silahlı muhalefetin önemli bir destekçisi ama birkaç haftadır gördüğümüz gibi Suriye rejimi oldukça zayıf ve Hizbullah adam gücü ve Rus rejiminin hava saldırıları sayesinde yaptıklarını yapabiliyor. Kendi başına yapabileceği bir şey değil. Dolayısıyla Suriye'de meşru bir aktör olarak göremeyiz rejimi. Siyasi muhalefetin meşruiyeti aynı zamanda İdlib'in savunması açısından çok önemli." ifadelerini kullandı.

"Rejimin zafere ulaşması gibi bir olasılık söz konusu değil"

Outzen, Esed rejiminin İdlib'de insan öldürerek zafer ilan edemeyeceğini söyleyerek, "Esed rejiminin hiçbir ödün vermeden 2024'e kadar istediği zafere ulaşması gibi bir olasılık artık söz konusu değil." dedi.

Türkiye'nin bölgesel ve küresel önemi, sınırların korunmasındaki yeri, muhteşem askeri yetenekleri, operasyonel gücü ve teknolojisi olduğunu aktaran Outzen, "Bu sayede çeşitli tehditlere karşı kendisini korumaya çalışıyor. Bu bölgede devletlerin özellikle provokasyon ve saldırılara karşı kendilerini korumaları çok önemli. Türkiye şu ana kadar Suriye'de meydana gelenler karşısında bu yeteneklerini kullandı ve çok güvenilir adımlar atarak bunu yaptı." diye konuştu.

Outzen, Türkiye'nin Suriye'de kötü bir anlaşmaya imza atmayacağına dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Türkiye'nin kötü bir anlaşmaya razı olacağı gibi bir olasılık görmüyorum, kaosa sebebiyet verecek bir anlaşmaya 'evet' diyebileceğine sıfır şans veriyorum. Batı dünyasının bunu bilmesi lazım ve bu oyunda mutlaka Türkiye'nin yanında yer alması lazım. Jeopolitik anlamda kırmızı çizgilerini savunabilecek bütün yeteneklere sahip olduğunu, Türkiye bir kere daha gösterdi. İtidallı hareket ediyor, hiçbir şekilde ani kararlar almıyor. Türkiye'nin bu konudaki duruşundan dolayı takdirlerimi ifade etmek istiyorum. Batı ve Rusya ekseninde bunu yapmaya çalışıyor. Türkiye'nin Batı ile ittifakı, Suriye'den dolayı ciddi testlere tabi tutuldu. En güvenli yol Türkiye'nin Batı'ya ait olduğu fikrinin güçlendirilmesidir. Jeopolitik açıdan Türkiye'nin Batı ile yakın olması ve her zaman Batı'nın bir parçası olduğunun vurgulanması çok önemli. Şu anda bunu daha da iyi anlıyoruz. Ruslar her zaman böyleydi. Bu düzeni bozmaya yönelik çabaları olmuştur. Sadece Batı için değil insanlık için maalesef bunu yapmışlardır ve Rusya, Türklerin dostu değildir. Bu hep böyleydi. Bence sözümüzün eri olmalıyız."

"Uluslararası toplumun yapması gerekeni Türkiye yaptı"

Hudson Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Mike Doran ise 11 Eylül sonrasında ABD'deki ulusal güvenlik elitlerinin dostların desteklenmesi düşmanların cezalandırılmasını gerektiğini unuttuklarını söyledi.

Orta Doğu'da Sünni radikalizmini engelleme düşüncesinin son dönemde ABD'nin stratejik doktrini haline geldiğini anlatan Doran, "Bunun dışındaki mücadeleleri, örneğin İran tehdidini ve benzeri şeyleri unutmuş gibiler. Bu bir sağ sol konusu hiç değil. Bu özellikle eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde zirve yaptı. O dönemde DEAŞ ile mücadele her şeyin önüne geçti. Bundan dolayı geleneksel müttefiklerimizden olan Türkiye'den uzaklaştık maalesef. Burada birçok kişinin farkında olduğu gibi PKK/PYD konusu var. Bu terör grupları DEAŞ'le mücadelede kullanıldı. Washington'da bazı çevreler, ABD'nin aldığı bu kararı anlıyorlar. Bu bir hesaplamaydı. Bu hesaplama sonucunda PYD'yi Türkiye'ye karşı destekleyecektik ama bu çevreler çok küçük. ABD-Türkiye ilişkileri özellikle bu dönemde kötüleşti. Aslında şimdiye kadar hiç bu kadar kötüleşmemişti." diye konuştu.

Doran, Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinin bozulmasından sonra ABD ve NATO'ya biraz baskı yaparak Rusya ile yakınlaştığını, ABD'nin ise Türkiye ile müttefikliğinin ne kadar önemli olduğunu anladığını vurguladı.

İdlib krizinde uluslararası toplumun yapması gerekeni Türkiye'nin yaptığını ve Washington'ın kabullenmekte zorlandığını dile getiren Doran, "Türkiye, İdlib'de insanı bir iş yapıyor. Diğer büyük güçlerle baş ediyor. İran işin içinde. Bölgeyi istikrara kavuşturmak için Türkiye uğraşıyor. Bu argümanı Washington'da kabul ettirmek zordu ama artık kolaylaşıyor. Aslında ABD-Türkiye ilişkilerini önemseyen herkes herhalde son birkaç aydır olanların farkındadır. ABD ulusal güvenlik elitlerinin aklında soru işaretleri oluşmaya başladı. 'Türkiye İran'ın müttefiki, Türkiye Putin'in müttefiki' diyen kişiler hala var ama bu çok büyük bir saçmalık. Türkiye için bu artık söylenemez. Bunun değişmesi için uzun bir süreç var ama ışık görünüyor. Başkan Trump, Türkiye ile ilişkileri önemsiyor. Bazı adımlar atacağını düşünüyorum. Attığı adımların da siyasi yansımaları olur." şeklinde konuştu.

Fotoğraflar