Sayın Büyükelçiler,
Kurum ve Kuruluşlarımızın Değerli Yöneticileri,
Diplomasi, Akademi ve Medya Camiamızın Kıymetli Temsilcileri,
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sizleri en kalbi duygularımla, saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Başkanlığımızın Sudan üzerine yaptığı bu panele hoş geldiniz.
Saygıdeğer Misafirler,
İçinde bulunduğumuz çağ, küresel çağ; çok farklı ölçeklerde kaotik unsurlarla iç içe. Her geçen gün dünyanın farklı köşelerinde yaşanan acılar, hepimizi ortak bir vicdanda buluşturacak evrensel bir sorumluluğa çağırıyor. Bu sorumluluk elbette hep birlikte sahip çıkmamız gereken bir husustur. Dünyadaki çatışmaların çokluğu ve onlara karşı duymamız gereken insani sorumluluk, elbette bir bilinci oluşturmayı ve bir iletişimi yapmayı da gerektiriyor.
Bugün burada dünyanın büyük bir yarasına dönüşen ve acil bir çözüme ihtiyaç hissettiğimiz Sudan konusuna odaklanacağız. “Afrika’nın Kalbinde Süregelen Çatışma: Sudan’da Barış Arayışı” başlığıyla düzenlediğimiz bu panelde dikkatlerimizi orada yaşanan krize ve barışın nasıl oluşturulabileceğine çevireceğiz. Ben izninizle Sudan konusuna dair görüşlerimi ifade etmeden önce biraz Türkiye’nin Afrika politikasından bahsetmek istiyorum. Çünkü Türkiye’nin Sudan’a gösterdiği ilgi, aslında temelde kardeşlik ve tarihî bağlarla alakalı olduğu kadar Türkiye’nin yürüttüğü Afrika politikasıyla da yakından ilgilidir. Malum olduğu üzere Türkiye-Afrika ilişkileri son yirmi yılda kayda değer bir ivme kazandı. Afrika açılımı ve Afrika ortaklık politikası olarak adlandırılan bu politikayla, Türkiye kıta ülkeleriyle ilişkilerini ve iş birliğini geliştirmeye çalışıyor.
Bugün geldiğimiz noktada, burada önemli bir aşamanın kaydedildiğini söyleyebilirim. Sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakanlık dönemi de dahil olmak üzere, 31 Afrika ülkesine 50’den fazla ziyaret düzenledi.
Yine kıtada malum 44 büyükelçiliğimiz var. Bu sayıyı 50’ye çıkarmayı hedefliyoruz. Ülkemizde ise 38 Afrika büyükelçiliğine ev sahipliği yapıyoruz. Bu güçlü bağlar, aslında Türkiye’nin Afrika’ya yaklaşımının temellerine de bakmayı gerektirir.
Bizim yaklaşımımız “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” ilkesi temelinde kıtanın daha müreffeh, daha gelişmiş ve özgür bir konumda olmasıdır. Bu çerçevede tabii insani yardım konusu ilk akla geliyor. Ancak Türkiye’nin desteği bununla da sınırlı değil.
TİKA’nın, kıtada 22 ofisi var. Yine 1992-2023 yılları arasında 7.000’e yakın projenin TİKA tarafından yapıldığını biliyoruz. Yine 2008-2022 yılları arasında Afrika’daki yardımlarımızın 2,5 milyar ABD dolarını aştığını söyleyebiliriz.
15.000’den fazla Afrikalı öğrencinin Türkiye’nin sunmuş olduğu eğitim imkânlarından istifade ettiğini belirtebilirim. Hâlihazırda 65.000’i aşkın Afrikalı öğrenci Türkiye’de yükseköğrenimine devam ediyor. Türkiye Maarif Vakfı’nın, 27 Afrika ülkesinde okullarıyla yaklaşık 25.000 öğrenciye eğitim verdiğini biliyoruz.
THY, 42 Afrika ülkesinde 64 noktaya uçuşlar düzenliyor. Bütün bu çabaların, bütün bu gayretlerin temelinde karşılıklı iş birliği ve “kazan-kazan” ilkesi var. Ticaretimiz her geçen gün artıyor. 2024 yılı sonu itibarıyla, 36,6 milyar dolara ulaştı. Bunun 50 milyar dolara çıkması için gayret gösteriyoruz.
Şimdi bu rakamları neden verdim? Aslında Türkiye’nin Afrika politikasını anlatabilmenin yolunu şöyle söyleyebilirim. 4 tane ilke var burada. İlki, Afrika ülkelerinin ekonomik kalkınma ve kapasite geliştirmesine katkıda bulunmak. Yaptığımız gayretlerin, gösterdiğimiz çabaların temelinde ekonomik kalkınmayı ve kapasite geliştirmeyi desteklemek var. Birinci ilke olarak bunu söyleyebilirim.
Bir diğeri Afrika ülkelerinin güvenlik ve istikrarını desteklemek; bu da savunma sanayii alanında yaptığımız iş birlikleriyle gerçekleşiyor. Malum olduğu üzere savunma sanayii ürünlerinin diğer ülkelerle paylaşımı birçok ülkenin kıskançlıkla yaklaştığı bir husus iken Türkiye; bu teknolojiyi kardeş ülkelerle paylaşmakta, Afrika’nın terörle mücadelesine katkı vermek için onlara sunmakta gayet açık davranıyor, yakın davranıyor ve bunun da kıtadaki bazı ülkelerde terörle mücadelede ne kadar etkili olduğunu yakından görüyoruz.
Üçüncü bir ilke olarak Türkiye’nin, az önce bahsetmiş olduğum, “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” ilkesi doğrultusunda ve tarafların rızasına istinaden, tabii ki Türkiye’ye duyulan güven çerçevesinde, kolaylaştırıcı ve ara bulucu rol üstlenmesidir. Bunu da Türkiye’nin Afrika politikasının üçüncü ilkesi olarak söyleyebilirim.
Bir dördüncü ilke Türkiye’nin bu iş birliklerini sadece ikili düzlemde tutmayıp aynı zamanda Afrika’nın bölgesel örgütleriyle iş birliği yapmasıdır.
Bu dört ilke çerçevesinde Türkiye’nin farklı bir politikayı, aslına bakarsanız Afrika’daki diğer ülkelere de örnek teşkil edecek şekilde, Afrika’ya yaklaşımı dönüştürecek şekilde bir düzeye getirdiğini söyleyebilirim. Ben buraya bir beşinci faktör eklemek istiyorum. O da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği. Kendim bakan yardımcısı olarak Dışişleri Bakanlığı’ndayken çeşitli Afrika ülkelerine ziyaretlerde bulundum. Orada yakinen de gözlemlediğim husus şuydu: Cumhurbaşkanımıza duyulan güven, Cumhurbaşkanımızın Afrika’ya nasıl farklı yaklaştığı, halklar düzeyinde de elitler düzeyinde de o kadar yaygın bir gerçeklik ki bizim Afrika politikamızda çarpan etkisi yapan hususun Cumhurbaşkanımızın liderliği olduğunu söylemem gerekir.
Bütün bunların sonucunda Türkiye, Afrika’da çatışmaların çözümüne katkı veren, kalkınmayı destekleyen, güvenliğin temininde rol alan bir ülke durumunda. Şimdi bu perspektif çerçevesinde Sudan’a tekrar geri dönersek, tabii Sudan’daki durumun büyük bir insani trajedi haline geldiğini söylememiz gerekir. Malum Sudan, önce Güney Sudan ve Sudan olarak ikiye bölünmüştü ve bu açıdan baktığımızda toprak bütünlüğünün ne kadar değerli olduğu ortadadır. Cumhurbaşkanımız da yaptığı birçok konuşmada Sudan’ın toprak bütünlüğü konusunun ne kadar kritik olduğunu ifade etti. Şunu söylemek gerekir ki 2023’te başlayan iç çatışmalar acil bir çözümü gerektiren konuma geldi. Dünya, belki Sudan’da ne yaşandığına pek dikkat etmiyor ama Sudan’da büyük bir dram yaşanıyor ve çok sayıda insanın yardıma ihtiyaç duyduğu, yerlerinden edildiği bir süreç yaşanıyor. 2023 Nisan ayında Sudan Silahlı Kuvvetleriyle Hızlı Destek Kuvvetleri arasında başlayan bu çatışma sonucu bugün 31 milyona yakın kişinin insani yardım ihtiyacı içerisinde olduğu, 9-10 milyona yakın insanın ülke içinde yerinden edildiği ve 3 milyon Sudanlı’nın komşu ülkelerde mülteci durumunda olduğunu görüyoruz.
Bunu dünyadaki en büyük ölçekli olarak yerinden edilme krizi olarak tespit edebiliriz. Peki bu durum neleri beraberinde getirdi? Elbette milyonlarca Sudanlı’nın hayatı kökten sarsıldı. Onlar yuvalarından, eğitim haklarından ve en temel insani ihtiyaçlarından mahrum kaldılar.
Benim baktığım yerde, Sudan tarihiyle, zengin kültürel dokusuyla ve Afrika kıtasındaki çok stratejik konumuyla bunları hiç de hak eden bir yerde değil. Bu itibarla, Sudan’ın krizden çıkması, savaşın sona ermesi ve Sudan halkının istediği şekilde bir barışın gelmesi gerekiyor. Bizim bu panel çerçevesinde gerçekleştirmeye çalıştığımız şey Sudan’ı tekrardan dünyanın gündemine getirmek ve orada yaşananların ne kadar acil bir vaziyet etmeyi gerektirdiğini kamuoyumuza önce Türkiye’de daha sonra da dünyada anlatmaya çalışmaktır. Çünkü Hızlı Destek Kuvvetlerinin ortaya koyduğu çatışmalar, bize oradan gelen haberler, insanın kanını donduracak derecede bir vahşeti de yansıtmaktadır. Katliamların, tecavüzlerin, saldırıların yanı sıra salgın hastalıkların da söz konusu olduğu Sudan’da acil bir şeyler yapılması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü, Sudan’daki kolera salgınının 13 eyalete yayıldığını, Çad’daki mülteci kamplarına sıçrama tehlikesinin olduğunu duyurdu.
Tabii Sudan’daki durum sadece o ülkeyi ilgilendirmiyor. Komşu ülkeler de çeşitli riskler altındalar. Etiyopya, Güney Sudan, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkeler de bir şekilde bu konuyla alakalanmak durumunda kalıyor.
Bütün bunlar, hem Sudan’ın kendi iç çatışmasındaki yıkıcılığı ama hem de büyük bir maliyet üreten, ekonomik anlamda da insani kayıplar anlamında da, bir çatışmanın artık sona ermesi gerektiğini gösteriyor. Kızıldeniz’e kıyısı olan Sudan’daki istikrarsızlık, küresel deniz ticareti açısından hayati öneme sahip bu koridorda uluslararası açıdan da seyrüsefer güvenliği açısından da ciddi bir tehdit olarak görülüyor. Böyle baktığımızda Sudan’daki istikrar sağlanmadan Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda güvenliğin sağlanamayacağı açıktır. Böyle baktığımızda hem Arap dünyası açısından hem Batı ülkeleri hem de dünyanın diğer aktörleri açısından burada bir mücadelenin gerçekleştiğini ve bu mücadelenin aslında Sudan halkına zarar veren bir noktaya geldiğini ve bu olaya müdahil olan ülkelerin oturarak bu meselenin çözümünde istikrar sağlayıcı, barış getirici bir konumda olmaları gerekiyor. Çatışmanın büyümesine değil sona ermesine katkı verilmesi gerekiyor. Tabii Sudan’daki çatışmanın devam ediyor olmasının başka bir riski de Sahel bölgesindeki örgütlerin, terör örgütlerinin burayı kendilerine mümbit bir alan görmesi. Bunun sembolik bir tehdit olmadığını, sahada karşılığı olan ciddi bir risk olduğunu söylemek isterim.
Değerli Misafirler,
Sudan’ın bu zamana kadar yaşadıkları, özellikle son iki yılda yaşananlar, bize uluslararası sistemin çatışmaları ve krizleri çözmedeki yetersizliğini tekraren gösterdi. Farklı coğrafyaların sorunlarının da belki yansıması olarak Afrika’nın birçok ülkesinde hâlâ çatışmalar var ve Sudan da bunların tam ortasında yer alıyor.
Ülkemiz Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, Sudan meselesinde sesini yükseltmektedir. Farkındaysanız bu konuyu Cumhurbaşkanımızdan daha fazla gündeme getiren başka bir lider yok. Bu tabii ki Cumhurbaşkanımızın dünyanın krizlerinde aldığı rolle, bu krizlerin çözümüne katkı verme çabasıyla çok yakından alakalı. Yine Afrika üzerinden baktığımızda Etiyopya’yla Somali arasında çatışmaya varacak olan bir sorunda yer alarak orada ara buluculuk ortaya koymuş olması ve bunun bir anlaşmayla sonuçlanması, Cumhurbaşkanımızın liderliğini ara buluculuk alanında gösterdiği örneklerden birisidir.
Sudan’daki meselenin karmaşık olduğunun farkındayız. Çözümün gelmesi o kadar kolay değil. Ancak burada bir iradenin ortaya çıkması, konuya müdahil olan ülkelerin ve buna katkı verecek olan ülkelerin bir araya gelerek Sudan’da barışı elde etmeye çabalamasının gerektiğini düşünüyoruz. Böyle baktığımızda Türkiye burada rol almaktadır, bu süreçlerde rol almaktadır ve elinden gelen çabayı da göstermektedir.
Sudan’da yaşanan insani felaketin artık dayanılmaz ölçekte olduğunun uluslararası kamuoyuyla paylaşılması gerekir. Evet, Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze’de yaşananlar çok önemli krizler ve dünyanın dikkati belki buralara odaklanıyor. Fakat Sudan’da da az önce gördüğümüz gibi hiç de sessiz olmayan bir insani dram yaşanıyor. Böyle baktığımızda, yapılması gereken çok şey var.
Türkiye’nin Sudan’da kalıcı barışın tesisi amacıyla yürüttüğü faaliyetlerin başında elbette Egemenlik Konseyi olmak üzere bütün muhataplarla temaslar sürdürmesi ve bu uluslararası barış çabalarına katkı sunmaya devam etmesi gelmektedir.
Cumhurbaşkanımız, Nisan ayında gerçekleşen Antalya Diplomasi Forumu’nda Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah El Burhan’la bir araya gelmiş, Sudan’ın toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunmasının ülkemiz için önemine dikkat çekmiştir. Bizim Sudan’daki diplomatik varlığımız, Sudan’ın birlik ve beraberliğine yönelik yaptığımız diğer gayretler, gösterdiğimiz çabalar tabii ki Sudan halkının yanında olma iradesinin tezahürleridir.
Ben de Bakan Yardımcılığı görevim sırasında Port Sudan’a bir ziyaret gerçekleştirdim. Burada yakından gördüğüm husus, Büyükelçiliğimizin tüm zor şartlara rağmen elinden gelen gayreti gösterdiğidir. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı yetkililerine teşekkür ediyoruz.
Yine yardımlar konusunda tabii yapılması gereken çok şey var. Ama Türkiye bu insani yardım konusunda Sudan’a en fazla yardım gönderen ülkelerin başında geliyor. Bunların detayına girecek değilim. Geçen de görüştüğüm AFAD Başkanımız, yeni bir geminin Sudan’a yönlendirildiğini söylemişti. Bu devam edecek. Fakat bunların yeterli olmadığı açıktır. Bu itibarla yapılması gereken şey barışa ulaşmak için çabalarımızı birleştirmektir. Bu yönde, bu panelde konuyu gündeme getirerek uluslararası kamuoyuna bu çağrıyı yinelemektir.
Türkiye açısından baktığımızda, silahların susması, halkların rahat etmesi, göç edenlerin evlerine geri dönmeleri ancak bizlerin seslerini yükseltmesiyle olacaktır.
Sudan’la ilgili olarak son bir konu da şunu söylemem gerekir. Tabii savaşlar aynı zamanda medyada da gerçekleşiyor. Dezenformasyon meselesi çok kritik bir konu oldu. Sudan savaşını takip ederken dezenformasyonun, propagandanın ve manipülasyonun ne kadar olumsuz sonuçlar ortaya koyduğunu gördük. Özellikle Hızlı Destek Kuvvetleri kendi anlatısını meşrulaştırmak için bir enformasyon savaşı yürüttü ve bunu da bazı bölge dışı aktörlerin çıkarlarına uygun söylemler düzleminde yaptı. Bu da medya olarak bizim bu konuya ne kadar dikkatli yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor.
Sağlıklı bilginin alınması, doğru bilginin kamuoyuyla paylaşılması, bu süreci takip etmenin tam da merkezinde yer alıyor. Türk medyasının bu konuda sağlıklı bir tavır ortaya koyduğunu söylemek isterim ve bu çabalarından dolayı da başta TRT, Anadolu Ajansı ve Türk medyasının diğer unsurları olmak üzere, medyamıza teşekkür ediyorum.
Bizler de İletişim Başkanlığı olarak Sudan halkının çığlığını duyurmak için ve barış çabasına destek vermek için faaliyetlerimizi sürdüreceğiz.
Değerli Misafirler,
Konuşmama son verirken isterseniz Sayın Cumhurbaşkanımızın şu ifadesiyle bitireyim: “Sudan halkı emin olsun Türkiye onların yanındadır.”
Prof. Dr. Burhanettin DURAN
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı