Son yıllarda dünyanın tanık olduğu salgınlar, enerji krizleri, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve bölgesel çatışmalar gibi trajediler, dünyanın karşı karşıya olduğu krizlerin çözümünü birkaç başkentin iradesine bırakmanın bugünün gerçekleriyle bağdaşmadığını göstermiştir. Küresel karar alma mekanizmalarının bugünün şartlarına uyum sağlaması artık ertelenemez.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi hâlâ İkinci Dünya Savaşı sonrasının yapısını yansıtıyor. Daha etkin, adil ve hesap verebilir bir temsil anlayışı zorunluluk arz ediyor. Bunun yolu da temsili genişletmenin yanında, liderlik sorumluluğunu adil biçimde paylaşmaktan geçiyor. Farklı coğrafyaların tecrübesini, kapasitesini ve iradesini küresel ve bölgesel meselelerin çözümüne dâhil etmek mecburiyetindeyiz. “Dünya 5’ten büyüktür” çağrımız, bu yönüyle daha geniş bir sorumluluk anlayışına davettir.
Reform ihtiyacını artık somut bir yol haritasına dönüştürmek elzemdir. Bu yol haritasının merkezinde ise veto imtiyazının ilgası yer almalıdır. Çünkü Güvenlik Konseyi’ne ayrıcalıklı yeni üyeler eklemek, karar alma gücünün birkaç devletin elinde toplanması sorununu çözmez ve imtiyazlı yapının kapsamını genişletir. Veto imtiyazının kaldırılması, anlamlı her türlü reformun hem başlangıç noktası hem de temel stratejik hedefi olmalıdır. Reform, aynı imtiyazın başka devletlere de tanınması anlamına gelemez. Genel Kurul bünyesinde, hiçbir devletin uluslararası toplumun çoğunluğunun iradesini kalıcı olarak engelleme yetkisine sahip olmaması ilkesi etrafında geniş bir koalisyon oluşturulmalıdır.
Güvenlik Konseyi ile Genel Kurul arasındaki dengenin de yeniden kurulması gerekiyor. Genel Kurul’un yetkileri güçlendirilmeli; daimî üyeliklerin bulunmadığı, Güvenlik Konseyi üyelerinin Genel Kurul tarafından belirli süreler için dönüşümlü olarak seçildiği, yeniden görev almak isteyen ülkelerin seçimlerde üyelerin çoğunluğunun güvenini yeniden kazandığı bir yapıyla Güvenlik Konseyi’nin temsil kapasitesi ve Genel Kurul karşısındaki hesap verebilirliği artırılmalıdır.
Geleceğin uluslararası düzenini geçmişin hiyerarşilerini muhafaza ederek kuramayız. Dünya tarihi bakımından oldukça kısa sayılabilecek son çeyrek asırda yaşanan gelişmeler, hiçbir güç dengesinin ve hiçbir uluslararası nizamın bâki olmadığını gösterdi. İnsanlığa barış, istikrar ve ortak refah vadeden sistem; yeni savaşları önlemekte, eşitsizlikleri azaltmakta ve değişen güç dengelerine cevap vermekte yetersiz kaldı.
Ekonomiden güvenliğe, teknolojiden diplomasiye kadar yeni güç merkezleri ortaya çıkarken uluslararası kurumlar bu dönüşüme aynı hızla uyum sağlayamadı. Savaşlar, iklim krizi, düzensiz göç ve ekonomik kırılganlıklar; devletlerin güçlü kurumlara, dayanıklı ekonomilere ve caydırıcı savunma yeteneklerine sahip olmalarının önemini bir kez daha ortaya koydu Ticaret, lojistik, ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenlik ve sürdürülebilirliği daha belirleyici hâle geldi.
Asya’nın ekonomik ağırlığı artarken, Afrika da potansiyeliyle uyumlu daha güçlü bir temsil talep ediyor, gelişmekte olan ülkeler kendi önceliklerini daha yüksek sesle dile getiriyor. Bazı bölgesel aktörlerin artan nüfuzu, kendi coğrafyalarında daha fazla sorumluluk üstlenmelerini beraberinde getiriyor. Her bölgenin meselelerini dışarıdan belirlenen yöntemlerle çözmek mümkün değildir. İlgili ülkelerin iradesini, yerel şartları ve müşterek menfaatleri esas alan yaklaşımların daha kalıcı ve istikrarlı sonuçlar üreteceğine inanıyoruz. Diplomatik kapasitesi, ekonomik imkânları ve farklı taraflarla iletişim kurabilme kabiliyeti bulunan ülkelerin barışın ve istikrarın tesisinde daha etkin roller üstlenmesi, kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Küreselleşmenin refahı yayacağı yönündeki beklentiler tam anlamıyla karşılanmadı. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler derinleşirken teknoloji ve ekonomik bağımlılıklar yeni rekabet alanlarına dönüştü. Bu değişen koşullarda küresel adaletin temini için mesuliyetler hakkaniyetle paylaşılmalı; gelişmekte olan ülkelerin kalkınma hakkı ve ihtiyaç duydukları finansmana erişimi güvence altına alınmalıdır.
Böylesi bir değişim, geniş bir uluslararası iradenin ortaya konulmasını zaruri kılıyor. Türkiye, güçlü küresel ilişkileri ve çok taraflı diplomasi tecrübesini bu reform arayışının hizmetinde kullanmaya devam edecektir. Veto imtiyazının kaldırılması, seçilmiş üyelerin karar alma süreçlerinde daha fazla ağırlık kazanması ve Genel Kurul’un rolünün güçlendirilmesi yönündeki bu çabayı destekliyoruz. Farklı bölgelerden ülkelerin bu müşterek zeminde buluşması, uluslararası sistemin meşruiyetini ve temsil kabiliyetini güçlendirecektir.
Bugünün dünyasında kalıcı barışın, birbirinden kopuk ve birbiriyle konuşmayan blokların çoğalmasıyla kurulamayacağı açıktır. “Daha adil bir dünya” için farklı coğrafyaların tecrübesini, kapasitesini ve iradesini ortak bir zeminde buluşturmalıyız. Türkiye, köklü devlet geleneği, diplomatik kapasitesi ve farklı coğrafyalarla kurduğu güçlü ilişkilerle bu reform arayışında üzerine düşen sorumluluğu üstlenmeye devam edecektir.
