İletişim Başkanı Altun:  “Doğu Akdeniz’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığı ile diyalog ve diplomasiye alan açıldı”

İletişim Başkanı Altun:  “Doğu Akdeniz’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığı ile diyalog ve diplomasiye alan açıldı”

İletişim Başkanlığı tarafından Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hakkaniyet ve iş birliği vizyonu ile bunun uluslararası sisteme etkilerinin ele alındığı “Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı” düzenlendi. Video konferansın açılış konuşmasını İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun yaptı.

Doğu Akdeniz hakkında son yıllarda birçok şey söylendiğine işaret eden Altun, “Bazı eski sömürgeci güçler, bu bölgeyi ‘yeni imparatorluklarının doğum yeri’ olarak görüyor. Başkaları, burayı ‘bir sonraki küresel çatışma noktası’ olarak değerlendiriyor. Doğu Akdeniz, Türkiye için ise Mavi Vatanımızın bir parçasını teşkil ediyor.” dedi. Altun, Türkiye’nin son aylarda dünyaya çok net bir mesaj verdiğini belirterek, “Milletimizin bazı konularda görüş ayrılıkları olabilir; demokrasilerde bu normaldir ancak biz Türkiye’nin hak ve çıkarlarının korunması noktasında biriz. Uluslararası hukukun bizim yanımızda olduğunu biliyoruz. Sesi en çok çıkanın her zaman haklı olmadığını iyi biliyoruz. İşte bu yüzden Türkiye, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, her zaman diplomasiden yana oldu.” ifadelerini kullandı.

“Sadece ikili anlaşmazlık değil bölgesel bir mesele"

Fahrettin Altun, Doğu Akdeniz meselesini ikili bir anlaşmazlığa indirgeme çabalarına rağmen, bu sorunun sadece Türkiye ve Yunanistan arasında olmadığına dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Evet, bu anlaşmazlık öncelikle ikilidir. Her çözüm ve her muhtemel çatışma, her iki ülkeyi içermek zorundadır. Aynı zamanda gerilimin yükseltilmesi veya çözümlenmesi, Türkiye ve Yunanistan’ın kararına bağlıdır. Yine de ortada sadece ikili bir anlaşmazlık yoktur. Dünyanın her yerinden insanın burayı çok yakından takip etmesi, bunun en somut göstergesidir. Meselenin ikinci aşaması bölgeseldir. Her iki tarafta da bölgesel aktörler bulunmaktadır. Onların kararları, Türkiye ve Yunanistan’ın politika tercihlerini karmaşıklaştırıyor. Hiç kuşkusuz, bölge genelinde iki rakip ideal bulunuyor: Bir yandan Türkiye gibi ülkeler demokrasi ve diplomasiye ihtiyaç olduğunu söylüyor. Diğer yanda ise askeri diktatörlük ve şiddetten yana olduğu aşikâr zararlı aktörler var. Hangi tarafın kazanacağı hem bölgenin hem de uluslararası düzenin geleceğini belirleyecektir.”

“Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararlılığı..."

İletişim Başkanı Altun, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığı ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Almanya Şansölyesi Angela Merkel, AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in yardımları ile diyalog ve diplomasiye alan açıldığını söyledi. Yunanistan’la istikşafi görüşmeleri başlatma fırsatının oluşmasından memnuniyet duyduklarını; zira diplomasinin her daim doğru yol olduğunu belirten Altun, “Atılan adım, doğru istikamette atılmıştır. Biz bu zor dönemde her zaman bunu söyledik.” diye konuştu.

“Bölge barış ve istikrar havzasına dönüştürülmeli"

“Önümüzdeki dönemde Doğu Akdeniz’de gerilimi azaltmalı; adil ve kalıcı bir çözüm için oluşan ivmeyi birlikte korumalıyız.” diyen Altun, “Bu ivmeyi artırmak için bir sonraki adımımız, Kıbrıs Türklerini içeren bir bölgesel konferans toplamak olmalıdır. Kazan-kazan çözümleri üretmek ve bölgenin kaynaklarının barışa hizmet etmesi için tek yol budur.” değerlendirmesinde bulundu.
Altun, gerginliğin azaltılmasını, bölgenin bir barış ve istikrar havzasına dönüştürülmesini ümit ettiklerini vurguladı. 

“Amaç, Doğu Akdeniz'de 'ortak iyiye' katkı sağlamak"

Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansında, meselenin anlaşılması için bir dizi soruyu yanıtlamak için toplandıklarını anlatan Fahrettin Altun, “Bu soruların bazıları şöyle: Doğu Akdeniz anlaşmazlığı, uluslararası hukukta nereye oturmaktadır? Doğu Akdeniz meselesinin ikili ve çok taraflı ilişkilerin geleceğine etkisi ne olacaktır? Türkiye’nin Doğu Akdeniz vizyonu nedir? Bu konferans, bu ve benzeri sorular hakkında tam zamanında bir tartışmaya zemin hazırlayacaktır.” dedi.

Altun, konferansın ilk oturumunda, Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Yardımcısı Alparslan Bayraktar ile Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin hakkaniyet ve iş birliği vizyonunu ele alacağını bildirdi.

İkinci oturumda ise Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet, Hudson Institute Kıdemli Araştırmacısı Mike Doran, Jamestown Foundation Başkanı Glen Howard ve Sunny Maritime College’dan Prof. Dr. Mark Meirowitz’in “Doğu Akdeniz’de hakkaniyetli bir iş birliğinin uluslararası sisteme yansımaları” üzerine değerlendirmelerde bulunacağını belirten Fahrettin Altun, “Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanlığı adına, bu konferansın Doğu Akdeniz’de ‘ortak iyiye’ katkı sağlamasını ümit ediyorum.” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

Konferansın ilk oturumunda konuşan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki diyaloğun bölge için elzem olduğunu belirterek, "AB, jeopolitik bir kar-zarar hesabı yapmalıdır. Brüksel'de önümüzdeki hafta yapılacak toplantıda (AB Liderler Zirvesi'nde), pozitif diyaloğun yolunun açılmasını umuyoruz." dedi. Kıran, Doğu Akdeniz bölgesinin, Orta Doğu ve Afrika'ya "stratejik geçiş kapısı" olduğunu, aynı zamanda küresel deniz ticaretinin yüzde 30'unun burada gerçekleştiğini aktardı.

Stratejik ve jeopolitik öneme sahip bu bölgede çok uzun zamandır Suriye krizi ve Kıbrıs meselesi gibi istikrarsızlık ve çatışmaların olduğunu söyleyen Kıran, "Bütün bu sorunlara rağmen, Türkiye, Doğu Akdeniz'i iş birliği bölgesi olarak görmek istiyor. Bu da Akdeniz'e kıyısı olan bütün ülkelerin faydasına olacaktır." diye konuştu.

Türkiye'nin bölgedeki hedeflerini 4 başlıkta toplayan Kıran, bunları, uluslar arası hukuk uyarınca deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, kıta sahanlığı haklarının korunması, off-shore kaynakları üzerinde Türk ve Kıbrıs halklarının eşit haklara sahip olmasının sağlanması ve tüm tarafların dahil olacağı iş birliği mekanizmalarının bulunması olarak sıraladı. 

Kıran, Türkiye'nin daima Doğu Akdeniz'de hakkaniyete dayalı bir anlayış ve diyalogdan yana olduğunun, buna karşılık, Yunanistan'ın maksimalist deniz yetki alanı sınırlarını genişletmeye çalıştığının altını çizdi.  

"Sevilla Haritası, hakkaniyetsiz bir yaklaşımı ortaya koyuyor"

Bakan Yardımcısı Kıran, Sevilla Haritası'na ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Tarafsız bir gözlemci buraya (Sevilla Haritası'na) bakarak bile ne kadar hakkaniyetsiz bir yaklaşım olduğunu anlayacaktır. Bu yaklaşım hakkaniyete dayalı deniz bölgesi sınırlandırmasını mümkün kılmamaktadır." şeklinde konuştu. 

Türkiye'nin beklentisinin, ABD ve AB'nin bu haritayı dikkate almaması olduğunu belirten Kıran, buna karşılık, AB üyeleri arasında da Doğu Akdeniz konusunda ortak bir yaklaşım olmadığına işaret etti. 

Kıran, Fransa'nın Doğu Akdeniz konusundaki tutumunun açık olduğunu kaydederek, "Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan ve Fransa Cumhurbaşkanı (Emmanuel) Macron arasındaki telefon görüşmesinin ardından bu durumun normalleşmesini bekliyoruz." ifadesini kullandı.  

AB'nin, Doğu Akdeniz konusunda bir tarafı destekleyen tutumundan vazgeçmesi gerektiğini dile getiren Kıran, "Yaptırım diliyle birlikte diyalog atmosferi mümkün gözükmüyor." değerlendirmesinde bulundu. 

"AB, jeopolitik kar-zarar hesabı yapmalıdır" 

Konuşmasında, AB ile Türkiye arasındaki iş birliğinin bölge için elzem olduğunun altını çizen Kıran, Türkiye ve Birliğin, bu iş birliğiyle güvenlik, istikrar ve bölgenin refahına katkıda bulunabileceğini kaydetti. 

Kıran, "AB, jeopolitik bir kar-zarar hesabı yapmalıdır. Brüksel'de önümüzdeki hafta bir toplantı yapılacak. Pozitif diyaloğun yolunun açılmasını umuyoruz." diye konuştu. 

Bakan Yardımcısı Kıran, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Türkiye'nin pozisyonu oldukça açık. Türkiye, Akdeniz'e sınırı bulunan bütün ülkelerle deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmaları için hazırdır ve Kıbrıs meselesinin çözülmesine kadar, Kıbrıs halkının haklarının da dikkate alınması mutlaka şarttır. Off-shore kaynaklar da iş birliğinin bir unsuru olmalıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, burada bir bölge konferansı yapılarak, Doğu Akdeniz'de çıkarları bulunan, Kıbrıs Türk halkı dahil olmak üzere bütün tarafların dahil edildiği bir konferansın yapılması çağrısında bulunmaktadır. Doğu Akdeniz'de diyaloğu teşvik eden bizler, kalıcı ve kapsamlı bir şekilde Kıbrıs'ta çözüm arıyoruz. Kıbrıs Türk halkı da Kıbrıs'ın eş sahipleridir. O nedenle, Güney Kıbrıs Rum halkı bu adanın tek sahibi gibi hareket edemez. Bu bölgede, Türk halkıyla birlikte o gücü ve zenginliği paylaşmalıdırlar. Her kriz bir fırsata da bir kapı açar. Biz bunun da farkındayız. Doğu Akdeniz inanılmaz bir enerji potansiyeli taşımaktadır. Hepimiz sadece iş birliği yolundan geçerek, bu kaynaklardan faydalanabiliriz."

Altınbaş Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Çağrı Erhan yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 75. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu açılış konuşmasında bütün Akdeniz ülkelerine iş birliği konusunda davette bulunmasının tarihi bir durum olduğuna dikkati çekti.

Doğu Akdeniz ülkelerini iş birliği hususunda bir araya getirmek için geçmişte yapılan çabaların bütün tarafları kapsamadığını belirten Erhan, "Sayın Erdoğan'ın çağrısı hem kapsayıcı hem de kapsamlı bir çağrıdır." diye konuştu.

Akdeniz'de bütün ülkeleri kapsayan uluslararası bir konferans çağrısında bulunan Erhan, "Bütün ülkeleri, uluslararası bir konferans çerçevesinde bir araya getirebilirsek, buna mesela 'Akdeniz Ekonomik İş Birliği Konferansı' diyebiliriz, bunu yapmakta başarılı olabilirsek en nihayetinde belki bölge içerisinde bir organizasyon gerçekleştirebiliriz." ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Erhan, Erdoğan'ın davetini 1950'de dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman'ın bildirgesine benzeterek, şunları kaydetti:

"Baktığınız zaman Erdoğan'ın davetiyle Schuman Deklerasyonu arasında bir benzerlik olduğunu görüyorum. Eğer Akdeniz'de bulunan ülkeler, topluluklar ya da milletler, bu gerçekten çok hassas daveti okuyabilirlerse Akdeniz'de gerçekten bir ekonomik iş birliği topluluğu olabilir. Örneğin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Topluluğunda olduğu gibi."

Yunanistan ve Türkiye arasındaki görüşmeler silsilesinin tam bir başlangıç noktasında durduğunu kaydeden Erhan, 2002-2016 yıllarında iki ülke arasında 60 kadar benzeri görüşmenin yapıldığını hatırlattı.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüş farklılıklarına da değinen Erhan, "Yunanistan'ın da taraf olduğu uluslararası anlaşmalara göre Ege Denizi'ndeki kara suları 6 deniz miliyle sınırlıdır. O nedenle Yunanistan'ın bu 6 mili biraz daha genişletme yolundaki tüm çabaları uluslararası hukukun ihlali anlamına gelir." değerlendirmesinde bulundu.

Erhan, kıta sahanlığı konusunun, yalnızca egemenlik haklarının ihlali açısından değil aynı zamanda hidrokarbon rezervleri açısından ya da bu bölgede deniz yatağında bulunabilecek tüm zenginlikler açısından da bir ihlal anlamına gelebileceğini belirtti.

Ege bölgesindeki adaların askerden arındırılması konusunun "çok önemli" bir konu olduğuna dikkati çeken Erhan, Yunanistan'ın şu anda adaları silahlandırdığını ve askeri teçhizat biriktirdiğini aktardı.

Prof. Dr. Erhan, "Uluslararası medyada tam bir ay önce gösterildiği üzere, hatta Yunanistan bu adalara son derece sofistike yetiştirilmiş ve teçhizatlı komandoları Türk kıyısına çok yakın bir noktada görevlendirmektedir. Bu konu uluslararası hukukun net ihlali anlamına gelmektedir." diye konuştu.

İki ülke arasındaki 2016'ya kadar yapılan 60 tur görüşmede bir çözüm bulunamadığını hatırlatan Erhan, "Çözüm bulunamamış olması, bu görüşmelerin tekrar başlatılmamasını gerektirmez. Tam tersine, bu görüşmeleri bence tam kaldığı noktadan başlatmak zorundayız." dedi.

Erhan, iki ülke arasındaki ikili görüşmelerin ve iş birliğinin önemine vurgu yaparak, şunları kaydetti:

"Daha önceden bazı konularda iş birliği yapma imkanı bulduk. Fakat ne yazık ki Yunanistan'daki bazı siyasi figürler, bazı gruplar bu fırsatları kendi iç siyasi hedeflerine kullanıyorlar. Maalesef birkaç gün önce daha bu siyasi çevrelerin medyalarını kullanarak şahsen Cumhurbaşkanı Erdoğan'a saldırdıklarına şahit olduk. Hemen ardından anladık ki Yunan hükümetinin çok samimi ve çok ayakları yere basan bir yaklaşımı olmaz ise Yunanistan'da bu gruplar ve bu çevrelerden gelecek provokasyonlar olabilir ve biz bunu daha fazla tolere edemeyiz."

Yunan tarafı görüşmelere tekrar başlama konusunda samimiyse ve "hiçbir ön şart olmaksızın" oturup görüşmeyi kabul edecekse öncelikle Yunan halkının da bu inisiyatifi desteklediğine dair kanıt sunması gerektiğini kaydeden Erhan, "Çünkü Türkiye'de Yunanistan'a karşı böyle bir aşağılama ya da saldırı mahiyetinde bir yaklaşım görmüyoruz. Çünkü Türk halkı ve Türk hükümeti özgüvenli şekilde davranıyor. Aynı yaklaşımı Yunan tarafından da bekliyoruz." yorumunu yaptı.

"Üçüncü taraf müdahaleleri bölgedeki sorunları çözmek için faydalı değildir"

Üçüncü tarafların Türkiye-Yunanistan arasındaki gerilime müdahale etme konusuna da değinen Erhan, "Üçüncü taraf müdahaleleri bölgedeki sorunları çözmek için faydalı değildir. Ancak ne yazık ki Fransa ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı üçüncü tarafların bazı eylemlere geçtiğini görüyoruz." diye konuştu.

Daha sonra söz alan Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Gülnur Aybet ise, "Türkiye ve Yunanistan arasında uzun zamandır çözülmemiş olan fakat görüşmelerle yönetilen anlaşmazlıklar, bazı aktörlerin GKRY ve Yunanistan’ın maksimalist taleplerini tek taraflı desteklemelerinden dolayı, bir Doğu Akdeniz sorununa dönüşmesine sebep olmuştur”dedi.

Doğu Akdeniz'de hakkaniyet ve iş birliği üzerinde durulması gerektiğini belirten Aybet, Akdeniz'de bir şekilde oluşturulmuş istikrarın da tehlikeye girdiğini belirtti.

Sorunun geniş bir Akdeniz sorunu haline dönüştüğünü ifade eden Aybet, "Sadece enerji kaynaklarının çıkartılması ve aranması ile ilgili bir mesele değil diğer devletleri de ilgilendiren bir dizi sorun haline geldi. Mevcut sorunlar ise büyümüş ve tüm bölgeye yayılmış oldu." ifadesini kullandı.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki tüm girişimlerin dışında bırakılması gibi bir durumun yaşandığına da işaret eden Aybet, "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın söylediği gibi mutlaka bu bölgedeki kaynakların hakkaniyetli bir şekilde dağıtılması gerekiyor. Bunu sağlayabilecek iş birliği mekanizmalarının oturtulmuş olması gerekiyor. Bölge ülkeleri ya da dışarıdan bazı etken ülkelerinde tek taraflı politikaları takip etmemesi gerekiyor." değerlendirmesinde bulundu.

"İhtiyacımız bölgesel istikrar"

Aybet, Akdeniz'de iş birliği amacıyla başlatılan girişimlere de atıfta bulunarak, bunların geniş kapsamlı ve tüm ülkelerin temsil edileceği şekilde olması gerektiğini söyledi.

Barselona Süreci gibi Akdeniz'de iş birliği çalışmalarını hatırlatan Aybet, "İstikrar sağlayabilmek ve bir Avro-Atlantik bölgesi oluşturabilmek için soğuk savaş sonrası dönemde farklı ihtiyaçlar vardı. Şu anki ihtiyaçlar farklı. Batıda bir yerlerde yapılmış bambaşka bir tasarıma ihtiyacımız yok. Şu anda bizim ihtiyacımız olan bölgesel istikrar sağlayabilecek, ihtiyaçlara karşılık verebilecek ve kapsayıcı bir yaklaşım." dedi. EastMed Gaz Forumu'na da değinen Aybet, bu oluşumun birtakım ayrımlara gittiğini de ifade etti.

"NATO'yu bölecek bir yaklaşım hiçbirimizin istediği bir şey değil"

Aybet, Türkiye'yi dışlayıcı yaklaşımların ABD tarafında da görüldüğünü söyleyerek, "Özellikle GKRY'ye yönelik yaklaşımların teşvik edildiğini görüyoruz. GKRY, İsrail ve Yunanistan arasında Türkiye'ye karşı iş birliği kimsenin çıkarına hizmet etmez. NATO'yu bölecek bir yaklaşım hiçbirimizin istediği bir yaklaşım değil. EastMed Gaz Forumu, transatlantik ilişkilerin asıl özünü oluşturan anlayışa da karşıdır." sözlerine yer verdi.

ABD'nin Yunanistan ve GKRY'yi tek taraflı destekleyici yaklaşımlarının, sorunun çözümüne faydası olmadığını ifade eden Aybet, "Bizim ihtiyacımız olan tutarlı bir yaklaşım ve bu yaklaşımın bütün devletlerin çıkarlarını ve haklarını gözetecek şekilde olması, kaynakların hakkaniyetli ve eşit bir şekilde paylaşılmasının sağlaması." dedi.

Aybet, Yunanistan'la görüşmelerin başlaması ve bunun AB ile ABD tarafından desteklenmesinin olumlu bir adım olduğunu da sözlerine ekledi.

Hudson Institute Kıdemli Araştırmacısı Mike Doran da konuşmasında, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki faaliyetlerini neo-Osmanlıcılık olarak algılayan ciddi bir kesim olduğunu fakat Türkiye'nin yaptıklarını bu şekilde yorumlamanın manası bulunmadığını söyledi.

Doran, bu fikre kapılanların endişelerini anladığını ama bu düşünceyi barındıran çok kişinin olmasının kendisini kaygılandırdığını aktardı.

ABD'nin bölgeden çekildiğine ve eskisi gibi varlık göstermediğine dikkati çeken Doran, bugün Doğu Akdeniz'de dışlanan ve yalnız bırakılan Türkiye'nin 2014-2015 yıllarına bakıldığında bölgenin sorunlarına çözüm üretebilmek için ilgili aktörler tarafından süreçlere dahil edilmesinin istendiğini hatırlattı.

Doran, bu meseleyi gözlemleyenlerin Türkiye'nin haklarını görmezden gelmemeleri, Doğu Akdeniz'de sular ve kaynaklar üzerinde hakkaniyetli bir paylaşımdan yana tavır takınmaları gerektiğini belirterek, şöyle dedi:

"Üzerine düşünülmesi ve anlaşılması gereken başka bir konu AB neden Türk halkının isteğinin dışında bir pozisyonda duruyor? Türkiye önemli bir NATO üyesi ve AB'nin, Batı'nın güvenliği için önemli bir rol oynuyor. Bölgedeki sorunların çözümü noktasında Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda öneminin daha da arttığını göreceğiz. ABD'nin güvenliği düşünüldüğünde Türkiye'nin önemini iyi anlamak gerekiyor. Bu gerçeği bir tarafa atıp olayı neo-Osmanlıcılığa bağlamanın herhangi bir açıklaması yok. ABD'nin ve Batı'nın Doğu Akdeniz'deki durumu daha iyi kavrayabilmesi için biraz Fransa'nın gündemine bakması ve bu gündemlerin arkasında durmak gereken konular olup olmadığını kavraması gerekir."

SUNY Maritime College Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mark Meirowitz ile Jamestown Foundation Başkanı Glen Howard konferansın ikinci oturumunda birer konuşma yaptı.

Meirowitz, Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri, tarihi geçmişi göz ardı ederek ele almanın mümkün olmadığını söyledi. Kıbrıs meselesinde 1964 ve 1968'deki ABD ambargoları hatırlandığında, mevcut durumun da Türkiye açısından krize dönüşebileceği ihtimali bulunduğunu belirten Meirowitz, durumun iyileştirilmesi gerektiğini ifade etti.


Meirowitz, "Bir grup ülkenin Türkiye’ye karşı konum alması ve Türkiye’nin taleplerinin dikkate alınmaması mantıklı değil." vurgusunda bulundu.

"İki büyük NATO müttefiki çatışmaya girmemeli"

Deniz yetki alanı sorunlarının çözümündeki anlaşmalara bakıldığında "hakkaniyet" ve "iş birliği" prensiplerinin öne çıktığına ancak Doğu Akdeniz'de bunun sağlanamadığına işaret eden Meirowitz, "(Türkiye ve Yunanistan) İki büyük NATO müttefikinin çatışma içine girmesi hata." ifadesini kullandı.


Meirowitz, "ABD’ye baktığımızda beni şaşkına çeviren hususlardan biri ise Kongre'nin faaliyetleri. Kongre, Türkiye'de Cumhuriyet’in kuruluşunun yıl dönümü kutlanırken yaptırım kararı aldı. Neden özellikle bu günü seçtiler. Kongrenin faaliyetleri durumu kötüleştirme değil iyileştirmeye yönelik olmalı." diye konuştu.


ABD Başkanı Donald Trump'ın yaklaşan seçimler ışığında Doğu Akdeniz'de bir çatışma yaşanmasını istemeyeceğine işaret eden Meirowitz, "Ancak, ABD, şu anda Türkiye'den ziyade Çin ve İsrail ile ilişkilere odaklanmış durumda." dedi.

"Türkiye'nin talepleri dikkate alınmalı"

Meirowitz, ABD'nin özellikle seçim dönemi öncesinde içine kapandığına işaret ederek, "Türkiye’nin bölgede en büyük kıta sahanlığına sahip ülke olduğunu biliyoruz. Taleplerinin dikkate alınması lazım. Türkiye'nin de tezlerini sürekli olarak iyi bir şekilde anlatması lazım." ifadesine yer verdi.


Yunanistan'ın adaları silahlandırmasına ilişkin ise Meirowitz, "Tüm sorunların temelinde esasen Kıbrıs meselesinin çözümlenmemesi yatıyor. Kısa vadede çözüm mümkün olmasa da tarafların masaya oturması gerekiyor. Ambargolar çözüm getirmez. Ülkeleri bir araya getirerek sorunlarını çözmeye fırsat sunmalıyız." diye konuştu.

"Türkiye yükselen güç"

ABD merkezli Jamestown Foundation adlı araştırma kuruluşunun Başkanı Howard da konuşmasında Mavi Vatan stratejisine değinerek, Türkiye'nin bölgede yükselen bir güç olarak ortaya çıktığını ve ABD'nin de buna göre bir vizyon ortaya koyması gerektiğini kaydetti.

Trump'ın yeniden seçilmesi durumunda ABD ile Türkiye ilişkilerinin gelişebileceğine dikkati çeken Howard, ''(Joe) Biden'ın seçilmesi durumunda ise ABD bölgede çatışmacı bir vizyonu devreye sokabilir. Suriye'ye doğrudan müdahale edebilir ve Doğu Akdeniz'de daha çok faaliyet gösterme yoluna gidebilir. Eğer Suriye politikalarına doğrudan müdahale ederse, bölgeyi felakete de sürükleyebilir.'' ifadelerini kullandı.

Howard, 11 Eylül sonrasında ABD dış politikalarının ana belirleyicisinin ordu haline geldiğini belirterek, şu değerlendirmelerde bulundu:

''ABD ordusunun bu rolü inanılmaz etkiler yaratıyor. Türkiye ve Suriye ile ilgili çatışmaların çoğu da bu komuta merkezindeki üst düzey görevlilerin, Suriye ve Kuzey Irak'ta Kürtler üzerinden bir vekalet savaşı yürütmek istemesinden kaynaklanıyor. Bunun son tortularını yaşıyoruz. Özellikle Pentagon'da komuta merkezi içinde Türkiye ile çok güçlü bir ilişkiyi öngörüyorlar, Türkiye'yi çok güçlü bir müttefik olarak görüyorlar. Bu da Türkiye aleyhtarı grupla bir çatışma yaratıyor diyebilirim. Yeniden ayar süreci diyebileceğim bu süreç içersinde, Pentagon'da ve Dışişleri Bakanlığı içerisinde bazı kişiler ve birimler var ki özellikle Yunanistan'ı bir şekilde Rusya'ya giden bir araç olarak kullanmak istiyorlar. Türkiye gibi NATO'nun ikinci en güçlü ordusunu ve denizaltı filosunu bünyesinde barındıran ülkeye karşı bu tutumu çok anlamsız buluyorum. Önümüzdeki dönemde bu tutumun değişeceğini umuyorum.''

Howard, ABD'nin nihayetinde bu stratejik coğrafyayı daha iyi anlamaya, kendi çıkarına en uygun politikanın hangisi olduğunu kavramaya başlayacağını belirtti.

Bugün Yunanistan'dan yana tutum takınan Kongre üyeleri açısından bir uyanış sürecinin gerçekleşmesini beklediğini kaydeden Howard, yakında bu kongre üyelerinin Türk-Amerikan askeri birlikteliğinin, ABD ile Yunanistan'ın bir araya gelmesinden çok daha öte bir güç olduğunun farkına varacaklarını ifade etti.